« Önceki |

18/5/2008

Sivas Katliamı

Sivas Katliamı veya Sivas Madımak Olayı,

 

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nin kuşatılıp yakılması ve dolayısıyla şehirde bulunan 33 yazar, ozan ve aydının yakılarak katledilmesi ve oteli ateşe verenlerden de ikisinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylar zinciridir.

Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülmüştü. Bu kapsamda pek çok aydının yanı sıra Aziz Nesin bu etkinlik nedeniyle dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak bu kente gelmişti.

2 Temmuz 1993 günü organize biçimde öğle saatlerinde Paşa ve Meydan camilerinde çıkan gruplar önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne ulaşarak, bir gün önce dikilen anıtı kısmen tahrip etti. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.

Hızını alamayan ve sayısı yaklaşık 10.000'e ulaşan grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grubun sayısı akşam saatlerinde 20.000'e yaklaştı. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı bunun sonucunda taşlanarak camları kırılan Madımak oteli tutusturalan perdelerler ve alt kattaki bulunan esyalarla birlikte yakildi otele sığınmış olan aydınlardan, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen,Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin'in de bulunduğu 37 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. Başından yaralanan Aziz Nesin'i linç edilmekten araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü.

Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ile 2 saldırgan yaşamını yitirdi. Gene olaylar sırasında Atatürk - Kongre ve Etnografya Müzesi önünde bulunan Atatürk büstü tahrip edildi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.

 

Alt katında iskender lokantası bulunan Madımak Oteli'nin bugünkü hali

 

Yargılama:

Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190'a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124'ü hakkında "laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma" suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994'te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15'er yıl, 3 sanık hakkında 10'ar yıl, 54 sanık hakkında 3'er yıl, 6 sanık hakkında 2'şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.

Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını "taraflı, hukuka ve adalete aykırı" olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi katlıamın "Cumhuriyete, Laikliğe ve Demokrasiye yönelik olduğunu" belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay'ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.

28 Kasım 1997'de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası'nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998'de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usül noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usül eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000'de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.

Sanıkların avukatlığını Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan üstlendi ve bakanlığı sırasında onları hapisanede ziyaret etti.

Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33'e düştü.Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak ve Yargıtay'ın 1997'deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır.

Sivas Davası İstiklal Mahkemeleri sonrasinda, tek bir davada, bu kadar çok idam cezasinin verildiği ilk davadır.

 

 

18/5/2008

Çorum Katliamı

Çorum Katliamı

    Robert Alexander Peck, ABD Türkiye Büyükelçiliği’nde ikinci katip olarak çalışan bir CIA ajanıdır. Çorum’da katliamdan aylar önce, bu CIA ajanı, AP ve MHP Çorum il başkanları, vali, CHP’li belediye başkanı başta olmak üzere pek çok kişi ile görüşüp bazı köylere gider ve tüm bu görüşmelerde Alevi ve Sünnilerin durumu hakkında sorular sorar. Peck soruyor, alevi ve Sünniler, solcular ve sağcılar arasındaki çelişkilerin düzeyini öğrenmeye çalışıyor, bunlara göre planlar hazırlıyordu. Dönemin CHP’li Belediye Başkanı Turan Kılıçcıoğlu, bu CIA ajanı ile yaptığı görüşmeyi “devlet sırrı” diye hiç bir zaman açıklamak istemedi. Ardından Maraş’da olduğu gibi Çorum’da da katliam oldu. Ne zaman bir katliamın soruşturması yapılsa hep “devlet sır”ları çıkar karşımıza. Ama kamuoyuna açıklanmayan bu “sır”lar hep de CIA ajanları ile paylaşılır.

    Provokasyon girişimleri Alevi ve sünni halk, Çorum’da içiçe yaşamaktadır. Bu yüzden de kontrgerilla Çorum’u da provokasyon yaratarak halkı birbirine kırdırabileceği yerlerden biri olarak seçer. CIA ajanı Peck incelemelerini tamamladıktan bir süre sonra provokasyonlar başlar. Pilot bölge olarak, belediye başkanlığı MHP’lilerin elinde olan, Alaca ilçesi seçilir. Önce Alaca Adliyesi emanet deposu soyulur ve 21 adet silah çalınır. Bu silahlardan biri daha sonra Sungurlu ilçesinde yazılama yaparken yakalanan MHP’li bir faşistin üzerinden çıkar. Ama buna rağmen, soygundan sonra “Aleviler sunnilere karşı silahlanıyor” şeklinde spekülasyonlar çıkarılmıştır. Alaca’nın faşist Belediye Başkanı, ramazan ayı başlangıcını bahane ederek bir bildiri yayınlar ve halkı cihada çağırır. Faşistler provokasyon yaratmak için her fırsatı değerlendirmeye çalışır. Amaçları yeni bir Maraş yaratmaktır. Provokasyonun ilk adımı için 27 Şubat 1980’de yapılacak olan “Hayat pahalılığı ve yoksulluğu protesto” mitingini seçerler. Miting için validen izin alınmıştır. Fakat izin verilen yer faşistlerin yoğun olduğu bir bölgedir. Faşistler mevzilenmiş, saldırı emrini beklemektedir. Bu durumu tesbit eden devrimciler provokasyon olacağını halka duyurarak mitingi iptal ederler. Böylece provokasyon boşa çıkartılır. Bu arada ildeki faşist kadrolaşma da yoğunlaşmıştır. Tunceli’de halka yaptığı saldırılarla tanınan Emniyet müdürü Halil Bozkurt Çorum’a atanır. POL-DER’li polisler sürgün edilerek yerlerine faşist POL-BİR’li polisler getirilir. Yapacakları saldırı ve provokasyonlarda herhangi bir pürüz çıksın istemezler. Saldırı “hazırlıksız” başlıyor 27 Mayıs’ta Ankara’da faşist şeflerden Gün Sazak’ın devrimci hareket tarafından cezalandırılmasından sonra faşistler, adım adım hazırladıkları, palanlı saldırıyı beklemeden kudurmuşcasına saldırmaya başladılar. 28 Mayıs günü şehrin en işlek caddesine ipini koparmış itler gibi dolan faşistler işyerlerinin camlarını kırıyor, hazımsızlıktan ne yapacaklarını şaşırmış bir vaziyette saldırıyorlardı. Ardından alevi halkın yaşadığı Milönü mahallesine yönelirler ama barikatlarla karşılaşırlar. Faşistler, devrimcilerin ve halkın direnişi karşısında amaçlarına ulaşamadılar. “Ya kan kusturacağız, ya tam susturacağız”, “Kanımız aksa da zafer islamın” sloganları ile saldıran faşist güruha polis hiç müdahale etmemiş, zor duruma düştüklerinde korumuştur. 28 Mayıs’taki bu saldırıyı şeflerini kaybetmenin hazımsızlığı ile başlatan faşistler plansız oldukları için amaçlarına ulaşamamışlardı. Fakat saldırılar aralıksız devam eder. Faşistler kontrolü ellerine geçirmek için polisin de yardımıyla ilçe yollarını denetlemeye başlarılar. Asıl büyük saldırının hazırlığı içerisindedirler. Bu nedenle çevredeki il ve ilçelerden faşistler Çorum merkezinde toplanır. Kent bu günlerde zaman zaman daha sakin görünse de faşistlerle sürekli çatışmalar yaşanır. Öyle ki alevi ve sunni halk iyice ayrıştırılır, azınlıkta olanlar kendi mezheplerinden halkın yoğun olduğu mahallelere göçederler. Etmek istemeyenler de zorla gönderilir. Saldırılar sadece şehir merkezi ile sınırlı kalmaz. Köylerde de alevi ve sunni köyler birbirine karşı kışkırtılır. Katledilen insanlar olur. Öyle ki köylüler tarlalarına gitmekten korkar hale gelirler. İlk “vuruş” polisten 30 Haziran’da faşistler tarafından dağıtılan bildirilerde cihat çağrısı yapılır. CHP’lilerin devrimcilerin yoğun olduğu semtlerden saldırı başlatılır. Akşam Pol-Bir’li polislerin de desteği ile saldırı tırmandırılır ve alevi ileri gelenleri ve devrimcilerden onlarca insan gözaltına alınır. İlk elde halkı önderlerinden kopararak güçsüz düşürmeyi hedefliyorlardı. Daha sonra evler silahlarla taranıp ateşe verildi. Bu ikinci saldırı özellikle ilk saldırıda girmeyi başaramadıkları Üçevler mahallesinde başlatılmıştı. Faşistler, tüm haberleşme ve yardım yolları kapatarak iş yerlerini yağmalamaya giriştiler. Bu saldırıda faşistler ev yakma, tarama, yağma dışında dört kişiyi de katlederler. Ölümlerin duyulmasının ardından sokağa çıkma yasağı ilan edilir ama yasak faşistlere uygulanmaz. Katliam Günü Temmuz başında valilik ve MHP’de anormal bir hareketlilik yaşanır. MHP’ye daha önce tanınmayan insanlar girip çıkar, sürekli telefonlar çalışır ve herkes “cuma” gününden söz eder. Bunlar yaşanırken alevilerin mahallelerine de operasyon düzenlenip yüzlerce insan gözaltına alınır, silahlar toplanır. 4 Temmuz... MHP’lilerin sıkça bahsettiği “cuma” günü geldiğinde tüm camilerin anonslarında “komünistler Alaaddin Camii’ni ateşe verdi” denilerek saldırı başlatılır. Arabalarla taşınan silahlar dağıtılır ve hedef olarak Milönü mahallesi gösterilir. Böyle bir saldırıyı bekleyen halk, mahallede gece ve gündüz sürekli nöbet tutmaktadır zaten. Fakat saldırı daha çok gece beklendiğinden erkekler gündüz uyuyor, nöbete kadınlar devam ediyordu. Aniden anonsları ve “Allah Allah” seslerini duyan halk mahallelerine saldırı olduğunu düşünüp camiye doğru koşar, önce polis panzerleri ardından galeyana gelen koca bir kitleyle karşılaşırlar. Polis panzerlerinden halkın üzerine ateş açılır. Onlarca insan katledilir ve yaralanır. Halkın üzerine polis asker ve faşistler birlikte saldırırlar. Saldırıyı yönetenler MHP il başkanı İsmail Taştan ve Çorum ÜGD başkanı Seydi Erenyel’dir. Bu katiller rehin alınan on kişiyi kurşunu dizme emrini verir ve köylerden gelen kendi yandaşlarını da buna ortak ederler. Rehin aldıkları insanlara her türlü işkenceyi yapan yaptıran bu katiller, ellerindeki kadınların ırzına geçtikten sonra çamaşırlarını sopalara takıp dolaştırarak ahlaksızlıklarını da sergilerler. “Ne olur onu Sigorta’ya götürmeyin, orada öldürürler” 4 Temmuz’da “Allah Allah” seslerini ve camilerden yapılan anonsları duyar duymaz sokağa fırlayanlardan biri de üniversite öğrencisi Süleyman Atlas’tır. Sokağa fırladığında panzerlerden açılan ateşle omuzundan yaralanır. Panzerden fırlayan polisler onu panzerin içine almaya çalışırlar. “Ben bu yarayla ölmem beni polislere vermeyin” diye bağırır Süleyman Atlas. Halk vermemek için direnir ama polisler hastaneye götüreceğiz diyerek zorla panzerin içine atarlar. Bir kadın: “Ne olur onu Sigorta Hastanesine götürmeyin orada öldürürler” diye bağırır ama polisler kadını dinlemezler bile. Süleyman SSK’ya götürülür ve ailesine cesedi teslim edilir. Vücudunda sigara izmariti söndürülmüş, şiş sokulmuş, kolu parçalanmış bir haldedir... SSK başhekimi ise “omzundan aldığı yarayla ölmüştür” şeklinde bir açıklama yapar. Ama halk işkencehaneyle SSK’ya gitmek arasında bir fark olmadığını çok iyi biliyordu. Çorum SSK hastanesi faşistlerin üs olarak kullandığı bir yerdi. Silahlarını burada depoluyor, bodrum katında işkence yapıyor ve rahatlıkla gizlenebiliyorlardı. Arama yapıldığında hemen kılık değiştirip “görevli” kartlarını yakalarına takarak elini kolunu sallayarak hastane içinde dolaşıyorlardı. SSK’nın faşist katillerce bu kadar rahat kullanılması devletin faşistlere nasıl kolaylıklar sağladığının ve nasıl desteklediğinin en iyi kanıtıydı.

Sonuç olarak; Çorum’da 4 Temmuz’daki katliamda 26, ondan önceki saldırılarla birlikte de toplam 50’yi aşkın insan katledildi. Katledilen insanların cesetlerine yakınları aylarca hatta bazılarına yıllarca ulaşamadılar. Buldukları cesetler de yakılmış, işkence izleri ile tanınmaz hala getirilmiş haldeydi. Fakat kontrgerilla, Çorum’da ikinci bir Maraş yaratmayı başaramamıştır. Çorum’da halkın ve devrimcilerin birlikte direnişini kıramamış, beklemediği bir şekilde silahlı ve kitlesel bir direnişle karşılaşmıştır. Halk bu şekilde kendini savunmamış olsaydı Maraş’taki katliamdan çok daha büyük bir katliam gerçekleşirdi.

 

18/5/2008

Maraş Katliamı

Maraş Katliamı

    Maraş Katliamı, Türkiye tarihinin en önemli parçalarından biridir. Devletle halkın arasının bariz biçimde açılmaya başlamasında bir eşiktir. Halk Maraş’ta da elinden geldiğince, gücü yettiğince direnmiştir. Devrimciler, son ana kadar bir şey yapma çabası içinde olmuşlardır... Ama güçler ve hazırlıklar dengesizdir... Maraş katliamıyla ilgili yazılarda hep katliam boyutu anlatılır. Bu nedenle, 20-24 Aralık 1978 günlerini, bize okurlarımızdan, tutsaklardan gönderilen yeni tanıklıkları da değerlendirerek genişce anlatmaya çalıştık. Katliamı içinde yaşayanlardan birinin de anlatımına yer verdik. Yazı içinde “italik” olarak aktardığımız bölümler, onun Maraş katliamına ilişkin anlatımlarıdır.

 



    Zulüm, Sömürü, Katliam... Yıllardır payımıza hep bu düştü. Egemenlerin sömürü düzeninin devamı için hep bizim kanımız aktı... 22 yıl önce yine öldük, kanımız Maraş toprağına aktı. Bebeler gülüşsüz ağaçlarda çivili kaldı. Yürekler yangın yerine döndü. Kadınların karnı deşildi. Satırlarla, baltalarla beyinler parçalandı... Yeri geldi kelimeler anlatmaya yetmedi yaşanları. Devrimci mücadelenin yükseldiği bu süreçte devletin sivil ve resmi güçlerinin tek tek cinayetleri yetmeyince katliamlar devreye sokulmuştu. 77 1 Mayıs’ında, 16 Mart’ta onlarca insanımız katledildi. Ve Maraş’la yeni bir sürece girildi. Katliam hazırlanıyor... Buna zemin hazırlamak için halk Alevi-Sünni, Türk-Kürt gibi ayrımlarla birbirine karşı kışkırtıldı. Özellikle ‘78 yılı içerisinde devletin bu tür saldırı ve provokasyonlarına sıkça tanık olundu. Son olarak Sivas’ta 3-4 Eylül 1978’de tertiplenen faşist saldırı ve provokasyon Maraş’ın provası oldu. Hedef olarak seçilen yerlerin ortak özelliği Alevi-Sünni inançtan halklarımızın iç içe yaşadığı ve işçilerin, emekçilerin mücadelesinin büyüdüğü yerler olmasıdır. Devlet halkı birbirine karşı düşmanlaştırmak istemiş, sivil faşistleri, İslamcıları bu saldırılarında kullanmıştır. Maraş’ta Yörükselim, Mağralı, Serintepe, Karamaraş gibi mahallelerde Aleviler oturuyordu. Kimi yerlerde Alevi-Sünni içiçeydi. Bu mahalleler daha çok devrimci-demokrat nitelikleriyle tanınıyorlardı. Bu yanıyla devletin hedefi durumuna gelmişlerdi. Bu süreçte Özellikle mezhepsel çelişkiler körüklenmeye çalışılmış, Sünni halk Alevilere karşı şartlandırılmıştır. İslami kesim ve sivil faşistler bu doğrultuda örgütlenmiş, psikolojik olarak saldırıya hazırlanmıştır. Camilerdeki vaazlar, gerici yayınlar, Ahmet Uncu gibi bir faşistin belediye başkanlığında belediye hopörlörleri bile bu amaçla kullanılmıştır. Katliamın hemen öncesinde Alevilerin, solcuların camileri bombaladığı, bombalayacağı veya silahlanıp saldırı hazırlıkları yaptığı, şehir şebeke suyuna zehir katıldığı gibi spekülatif haberler yayılmıştır. Oysa Maraş’ta Alevi-Sünni halk on yıllarca birlikte kardeşçe yaşamıştır. Aralarında paylaşamadıkları hiçbirşey olmamıştır. Devletin tüm çabalarına, yarattığı provokasyonlara ve düşmanlıkları körükleyen ortama rağmen katliam sırasında bile bunun çeşitli örneklerine tanık olunmuştur. Örneğin Aleviler, faşistler tarafından yaralanan bir Sünniyi birlikte hastaneye taşırken; katliam sırasında anaları-babaları katledilen bazı çocuklar Sünni aileler tarafından saklanmıştır. Öte yandan devrimci-demokrat olunduğu noktada Sünni veya Alevi olmak birşey değiştirmiyordu. Bu nitelikler katledilmek için yeterli oluyordu. Kuşkusuz Maraş’ta yaşananlar sağ-sol veya Alevi-Sünni çatışması değildir. Bizzat kontrgerilla tarafından halka devrimcilere karşı bir katliam gerçekleştirilmiştir. Maraş katliamı polisiyle, ordusuyla, Bakanı, sivil faşistiyle bir devlet katliamıdır. Halka karşı gerçekleştirilen 1000 operasyondan birisidir. Katliam halkı pasifize etmek, susturmak, devrimci mücadeleyi ezmek için CIA ve kontrgerilla tarafından planlanıp hayata geçirilmiştir. Gerek CIA’nın gerekse de kontrgerillanın katliamdaki rolünü ortaya çıkaran birçok belge, gelişme bulunmaktadır. Nitekim ABD Başkonsolosu ikinci katibinin Çorum, Amasya, Sivas, Erzincan gibi yerlerde Alevi-Sünni çatışmasını körüklediği bizzat MHP’lilerin itiraflarında vardır. CIA’nın telefonlarında ise “plan kararlaştırıldığı gibi uygulanıyor” diye geçti Maraş katliamı. Katliam başlıyor... 19 Aralık günü aylardır hazırlanan katliamın ilk kıvılcımı çakıldı. O günlerde Çiçek Sineması’nda bir film oynamaktadır. Sovyetler Birliği’nde yaşayan Türklerin “esaretten” kurtuluşunu anlatan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmine faşistler yoğun bir ilgi göstermiştir. Filmin oynadığı 19 Aralık günü sinema salonuna bir dinamit atıldı. Patlama önemli hasara yol açmazken çıkan kargaşayla birlikte önceden gelip sinemaya yerleşmiş sivil faşistler tarafından “Solcular sinemayı bombaladı” denilerek filmi izlemeye gelenler yönlendirildi. Ardından da sinema salonundaki faşist güruh sokağa çıkarak “Müslüman Türkiye”, “Komünistlere Ölüm” sloganlarıyla yürümeye başladı. 150-200 kişilik grup daha sonra Çiçek sinemasının yakınındaki CHP il binasına saldırarak burayı kundakladı. Sinema salonunun önünde bunlar olurken bombayı atan Ökkeş Kenger Ankara’ya telefonla “işi başardığı”nın haberini veriyordu. Maraş ÜGD Şubesi Başkanı Mehmet Leblebici ile ikinci başkan Mustafa Kanlıdere bu provokasyonu tertiplemiş, Ökkeş Kenger de uygulamıştır. Çiçek sinemasının bombalanması yeni gelişmelerin habercisiydi. Ertesi gün yani 20 Aralık’ta ise Aleviler tarafından işletilen Akın Kıraathanesi bombalandı. 21 Aralık’ta Endüstri Meslek Lisesi öğretmenleri TÖB-DER’li Mustafa Yüzbaşıoğlu ve Hacı Çolak okul çıkışında faşistler tarafından katledildiler. TÖB-DER’li iki öğretmenin vurulduğu haberi tez yayıldı. İki öğretmenin hastaneye kaldırıldığını duyan halk, devrimciler Yörükselim mahallesindeki hastanenin önüne toplandı. Halk iki öğretmenin durumunu öğrenmeye çalışıyor, diğer yandan da kan vermek için hastaneye başvuruyordu. Gergin bekleyiş geç saatlere kadar sürdü. Bu arada faşistler de toplanmış halkı taciz etmeye çalışıyorlardı. Karşılıklı sloganlar atılıyordu. Bir süre sonra hastane önüne bir komando birliği geldi. Birlik faşistlerle halkın arasına konumlandırıldı. Kısa süre sonra ise komandolar yerlerini terkederek, devrimci-demokrat kitlenin arka tarafına yerleştiler. Bir süre sonra da bu yer değişikliğinin amacı anlaşıldı. Komando birliği sürekli olarak halkı tahrik etmeye çalışıyor, saldırgan tavırlara giriyordu. Nihayetinde saldırıya geçtiler. Dertleri kitleyi faşistlerin olduğu tarafa doğru dağıtıp, her iki yandan kuşatmaya almaktı. Ertesi gün sıra cenaze törenine gelmişti. Başta Yörükselim mahallesi olmak üzere, işçisiyle, memuruyla, öğrencisiyle ve çevre ilçe ve köylerden gelenleriyle tüm halk hazırlıklarını yapmıştı. Mustafa Yüzbaşıoğlu ve Hacı Çolak kitlesel bir şekilde uğurlanacaktı. Düzenli kortejler oluşturuldu. Cenaze korteji hastaneden Ulu Camii’ye doğru yürüyüşe geçti. Herkesin dilinde bu faşist cinayeti lanetleyen marşlar vardı. Binlerce insan hep bir ağızdan “Hoşt hoşt köpekler; Vatan sizden ne bekler” sloganlarıyla yürüdüler. Cenazede yeni çatışmaların çıkabileceği düşünülüyordu. Zira faşistler de hazırlık yapıyorlardı. Camilerde Alevilerin, komünistlerin namazı kılınmaz diye fetvalar veriliyor, Bağlarbaşı Camii imamı vaazda avaz avaz bağırıyordu; “Çevremizde bulunan Alevileri ve CHP’li Sünni imansızları temizleyeceğiz...” Kortej Ulucami’ye yönelirken ilk çatışma kalenin önünde yaşandı. Kale çevresine toplanan MHP’liler taşlı-sopalı olarak cenaze kortejine saldırdılar. Ulu Camii’nin önü ise tam bir savaş alanına dönmüştü. Jandarma ve polis, faşistlerin saldırısı için gerekli tertibatı çoktan almıştı. Cenazeye katılanlar gözaltına alınırken, faşistler azgın saldırılarını sürdürüyorlardı. “Tam bir kaos ortamı hakimdi. Cenazeye katılan binlerce insan faşistlerin taş, kurşun yağmuru altında kendini savunmaya, korumaya çalışıyordu. Biz 200-300 kişilik bir gurup kuşatmayı yararak buradan Yörükselim Mahallesine doğru yürüyüşe geçtik. Yürüyüş güzergahımız boyunca faşistlere ait işyerlerini dağıttık. Yine güzergah üzerindeki Merkez Karakoluna taşlarla saldırdık. Yörükselim mahallesinin yakınlarındaki hastanenin önüne geldiğimizde burada cenazedeki gelişmeleri öğrenen büyük bir kitle toplanmıştı.” Cenazeye katılan kitle tüm olanaksızlıklarına rağmen bu saldırıyı püskürtmeye çalıştı. Ara sokaklarda çatışmalar sürdü. Kitle dağılırken faşistlerin yeni hedefi Trabzon caddesindeki Alevilerin, CHP’lilerin dükkanları oldu. Birçok iş yeri yakıldı, tahrip edildi. 3 kişi katledildi... Katliam... 23 Aralık günü ise katliama başlandı. Mağralı, Serintepe ve Yörükselim, Namık Kemal, Karamaraş gibi Alevi halkın yaşadığı mahallelerde eşi görülmemiş bir vahşet yaşandı. Devlet adım adım ağlarını örmüş şimdi sıra kan dökmeye, halkı, devrimcileri ezmeye gelmişti. Herşey hazırdır. Alevilerin, solcuların evleri önceden işaretlenmiş; Maraş’ın ilçe ve köylerindeki faşistler de şehre yığınak yapmışlardı. Ordunun o gün yapılacaklardan haberi vardır. Ordunun olaydan haberdar olduğu Maraş katliamı davası tutanaklarına kadar yansımıştır. Askerler ona göre konumlanırken polis ise ortalıkta yoktur. “O zamana kadar halka yönelik saldırılarda polisler ve sivil faşistler ortalıkta görülürken, ordu gerçek niteliğini gizlemeye çalışmıştı. Halk içinde ordunun bu saldırıyı önleyeceğini düşünenler de vardı... Fakat katliam günlerinde ve sonrasında ordunun yüzü daha net görüldü. Ordu katilleri seyrederken, katliam sonrasında ise halka, devrimcilere saldırmıştı. Dönemin “Paşası”, Sıkıyönetim komutanı Yusuf Haznedaroğlu baskı ve işkence politikasını süreklileştirmiştir. Öyle ki anaların eline evlatlarının işkencede çekilmiş tırnakları verilmiştir.” Faşistler, şeriatçılar evleri yakmaya başladılar. Faşistler sabah erkenden “Müslüman Türkiye”, “Ordu Millet el ele” sloganıyla saldırıya geçmişlerdi. Ellerinde makinalı tüfekler, bombalar, dinamitler, satırlar vardır. “Yörükselim mahallesine bu sırada askerler gelmişti. Halk toplanarak askerlerin önüne çıktı. Subayın önü kesildi, neler olduğu soruldu. Jipten inen subay ise “birşey yok, evlerinize girin, biz buradayız, gerekeni yaparız” diyerek kitlenin dağılmasını istedi. Bundan sonra askerler geri çekilerek ortalığı tümden eli kanlı faşistlere, şeriatçılara bıraktılar.” Serintepe’den dumanlar yükseliyordu. Burası yeni bir mahalleydi. Afşin, Göksun gibi Maraş’ın ilçelerinden gelenler yerleşmişlerdi. Canını kurtaran Yörükselimdeki akrabalarının yanına geliyordu. Serintepe ile Yörükselim arasındaki derede birçok insan vuruldu. Cesetler işkenceden tanınmaz haldeydi. Birçok aile ise tümden yok oldu. “Katliam sonrası Yörükselime ağlayan bir çocuk getirmişlerdi. Yalnız ağlayan sadece çocuk değildi. Kadınıyla erkeğiyle genci yaşlısıyla tüm mahalle ağlıyordu. Çocuğun annesi, babası, kardeşleri katledilmişti. Divanın altına sakladıkları için bir tek çocuğun kendisi kurtulmuştu.” Tabii bu tür sahneler tekil değildi. Anasını babasını evladını, çocuğunu yitirmiş onlarca insan aynı acıyı birlikte defalarca yaşadı. Hamile kadınların karınları deşildi. Kadınların kolları kesilerek bilezikleri çalındı. Evler yağmalandı. İçindeki eşyalarla birlikte yakıldı, çocuklar ağaçlara çivilendi. Halk Yörükselim mahallesinde ise belli evlere toplanmıştı. Ölüler sokak ortasında duruyordu. Yaralılar insanların toplandığı evlerde bekletiliyordu. Zira yaralıların hastaneye götürülmeleri, tedavi edilmeleri gibi bir durum sözkonusu değildi. Hastane etrafı faşistler tarafından kuşatılmıştı. Hastaneye gelenler kurşunlanıyordu. Faşist Başhekim ve doktorlar da hastaneye gelebilen yaralıları kaderleriyle başbaşa bırakıp ölüme terk ediyorlardı. Nitekim müdahale edilmediğinden veya kan kaybından dolayı ölen çok insan vardı. Maraş’ta halk tüm dinamikliğine karşın saldırıya karşı yeterince hazırlıklı değildir. Sol örgütlerin çoğunluğu kendi aralarında çekişmekten dolayı halkı örgütlemekten çok uzaktı. Yani bir örgütsüzlük sözkonusuydu. Fakat örgütsüzlük gibi, hazırlıksızlık gibi önemli dezavantajlara rağmen halk faşist saldırılara boyun eğmedi. Satırlarla, silahlarla, bombalarla saldıran faşist güruha karşı dişiyle tırnağıyla direndi. Kadınlı erkekli taşlarla sopalarla faşistlerle çatıştı. Öyleki yer yer taşlarla bile faşistlerin püskürtüldüğü oldu. “Özellikle yüksek binaların üzerine kurulan makinalı tüfeklerle üzerimize sürekli ateş ediyorlardı. Bizler ise taş, sopa ve av tüfeklerimizle ailelerimizi, komşularımızı korumaya çalışıyorduk. Halkla sivil faşistler, kontrgerilla elemanları yüz yüze çatışıyordu. Sabah saatlerinde halkı zorla kandırarak evlerine sokan subaylar, tanklar, kariyerler, askeri birlikler kaybolmuşlardı. Tek bir asker yoktu. Bir yandan 2-3 katlı binaların üzerinden ateş edilirken diğer yandan ise otomatik silahlı sivil faşistler ve kontrgerilla elemanları sokak köşelerinden üzerimize sürekli ateş ediyorlardı. Bu sırada yanımda bir arkadaş vuruldu. O esnada kurşun yağmuruna rağmen arkadaşımızı düştüğü yerden alıp güvenlikli bir yere çekip, üzerimizdekileri çıkarıp arkadaşımızın yarasını sardık...” Katliam tüm hızıyla sürüyordu. “Saat 12.00 sıralarında ev dışarıdan kurşun yağmuruna tutuldu. Faşistler gaz doldurdukları şişeleri ateşleyerek evin içerisine attılar. Sonra da kapıyı kırıp içeri girdiler. Ellerinde silah, balta ve nacaklar vardı. Önce evin içini yağmaladılar. Evdekileri dışarı çıkardılar. Evin büyük erkek çocuğu Muhammet’i almak istediler. Ümmühan Ana yalvardı; - Ne olur ona dokunmayın... Oysa faşist güruhun eli çoktan tetiğe gitmişti. Ana dayanamadı. Kendini oğlunun önüne attı. Ana ve oğul üst üste yığıldı... Muhammet öldü. Ümmühan Ana ise ağır yaralandı. Sonrasında o da yaşamını yitirdi.” Katliam Sonrası Yörükselim bu kez askerler tarafından işgal edilmiştir. Acı içindeki halk ölüleriyle yaralılarıyla ilgilenmektedir. Daha doğrusu kim öldü kim kaldı onu öğrenmeye çalışmaktadır. Ona bile izin verilmiyordu. Kim yaralı, kim ölü bilinmiyordu. Sokaklarda kan, ölüm ve bir de yakılmış, yıkılmış kömüre dönmüş evler... “Katliam sonrasında bir akrabamın evine gittim. Bahçe kapısının önünde yüzü tanınmayacak halde bir ceset vardı. Kurşunlanmış, işkence yapılmıştı. Her tarafı kan içindeydi. Bu evin büyük oğlu Zeki’ydi. Ama onu tanıyamadım. Sadece parkasından o olduğunu anladım. Hemen yanında evin bir misafiri... O da katledilmişti. Eve girdim. Bu kez ananın (Gülşen Ün) cesedi... Yine kan içerisinde. Sonra kanlar içerisinde yatan baba (Kamil Ün) henüz ölmemişti ama canvermek üzereydi. Sadece hırıltıları duyuluyordu... Evin küçük oğlu ise şans eseri kurtulmuştu. Daha doğrusu Sünni bir aile tarafından saklanmıştı... Onu alarak oradan uzaklaştım...” Faşist güruh katliamını tamamlamış geri çekilmişti. Devlet adım adım örgütlediği katliamın sonuna gelmişti. Şimdi sıra katledilen, her türlü zulme maruz kalan halkı iyice sindirmeye gelmişti. Katliamın ilk gününde görünüp “ Birşey olmaz” diyerek halkı evine kapatmaya çalışan askerler birden ortaya çıkmıştı. Üstelik günler sonra Kayseri’den askeri birlikler bile getirilmişti. Ama bu kez katliama uğrayan halk hedefteydi. Mahallenin etrafı tanklarla kuşatıldı. Dört bir yana makinalı tüfekler kuruldu. Tabii yönü halka dönük. Ölmeyenler gözaltına alınmaya, evler didik didik aranmaya başlandı. Başbakan Ecevit ise bu sıralarda sıkıyönetim ilan etti. Ecevit için seyircisi olduğu Maraş katliamı sıkıyönetim ilan edip, tekeller için sömürüyü, baskıyı tırmandırmanın vesilesi oldu. Faşist terörden sonra devletin “resmi terörü” de sıkıyönetimin ilanıyla devreye sokulmuş oluyordu. Böylelikle sivil faşist çetelerin giremediği yerlere devlet askeriyle girip yapılması gerekeni yapacaktı. CHP’liler “Seni Karaoğlan’a kurban ediyoruz” diye katledilirken Ecevit işlenen cinayete, yaratılan vahşete ortak oluyordu. Katliam sonrası halk kendi olanaklarıyla yaralarını sarmaya çalıştı. Devlet sıkıyönetimiyle, gece sokağa çıkma yasağıyla, sokak başlarını tutan askerleriyle iş başındadır. Halk açtır, yoksuldur. Kışın en şiddetli zamanında sokaktadır. Başını sokacak bir yer bulamamaktadır. Evler yanmış, yıkılmış; zaten yoksul olan halkın elinde hiçbir şey kalmamıştır. Öte yandan asker tarafından halkın üzerinde terör estiriliyordu. En vahşi katliamlara uğrayanlar, eşini, çocuğunu, sevdiklerini kaybedenler bu kez de işkencehanelere taşınıyordu. Günlerce süren işkenceler, yıllara varan hapislikler...

 

   

Maraş Davası Maraş katliamından sonra göstermelik bir dava açıldı. Elebaşılar beraat ettirilirken, kamuoyunu tatmin etmek için cezalandırılanlar oldu. 12 Eylül cuntasından sonra ise bu defa katliam devrimcilerin üzerine yıkılmaya çalışıldı, davalar açılıp devrimciler yargılandı. Bu vahşeti gerçekleştiren katiller ise şimdi ya milletvekili ya da devletin çeşitli kademelerinde işbaşında. Resmi rakamlara göre 111 kişi katledilmiş. 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkılmıştır. Oysa gerçek rakamlar bunların çok daha üzerindedir. Ayrıca birçok insan da katliam sonrasında yerini yurdunu bırakarak göç etmiştir. Halk zulüm uygulanarak, açlığa yoksulluğa mahkum edilerek “yine aynı şeyler olacak” denilip korku yaratılarak göçe zorlanmıştır. Halklar birbirine karşı düşmanlaştırılmış, korku sürekli hale getirilmek istenmiştir. Geride Maraş’ta bir kapanmaz yara kaldı... Hala kanayan... Kapanmaz bu yara...Çünkü o günden bugüne halkın kanı akmaya, yarası kanamaya devam ediyor. Zulüm, vahşet her boyutuyla sürüyor... Kapanmaz bu yara... Bu zulüm, bu sömürü düzeni son bulmadıkça... Maraş, unutulmadı. Unutulmayacak!..

 

                                

18/5/2008

Çayan Kitaplarına Toplatılma Kararı




İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Çayan'ın 'Toplu Yazılar' ile 'Devrimci Marşlar' kitaplarının suç ve suçluyu övdüğüne, terör örgütleri propagandası yaptığına hükmetti

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Su Yayınları'ndan çıkan Mahir Çayan'ın 'Toplu Yazılar' ile devrimci türkü, ağıt ve şiirlerin derlendiği 'Devrimci Marşlar' kitapları hakkında toplatılma karar verdi. Su Yayınları karara itiraz etti. Mahkeme, pek çoğu anonim olan devrimci türkü, ağıt ve şiirlerin derlendiği 'Devrimci Marşlar' ve Mahir Çayan'ın yazılarının yer aldığı 'Toplu Yazılar' adlı kitaplar hakkında 'Suç ve suçluyu övmek, yasadışı terör örgütlerinin propagandasını yapmak' gerekçesiyle toplatılması kararını verdi.

KARARA İTİRAZ EDİLDİ

Karara itiraz eden Su Yayınevi avukatı Sabri Kuşkonmaz, 12 Mayıs'ta 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne ilgili mahkemeye gönderilmek üzere itiraz dilekçesini verdi. Mahkemenin kararının 'kitabın idamı' olarak değerlendiren Kuşkonmaz, dilekçesinde şu ifadelere yer verdi:

"Ülkemizde, bir cismani ceza olan, suçluların idam edilerek hayatlarına son verilmesi olan idam cezası kaldırılmıştır. Ancak bu kararda yer aldığı gibi, kitabın el konularak toplatılması, bir başka deyişle yasaklanması kitap açısından bir idam hükmü niteliğindedir. Mahir Çayan'ın yazmış olduğu kitabın içinde yer alan örgüt isimleri yakın siyasal tarihimizin özneleri haline gelmiştir. Bu örgütler yazıldıkları dönemle kaimdir. Bu itibarla bu örgütlerin adını anmak, terör örgütlerinin propagandasını yapmak anlamına gelmez. Yasaklanan bir diğer kitapta yer alan türkülerin büyük çoğunluğu neredeyse anonimleşmiş, kültür hayatımıza girmiş türkülerdir. Kitabın içinde yasadaki tanıma uygun örgüt isimleri de yer almamaktadır. Kan, silah, direniş teması ise sadece bu kitapta yer alan türkülerde değil, tüm halk türkülerinde sürekli işlenen temalardır."
 
Renkhaber

12/5/2008

Öğrenciler 68 in 40.yılında Dolmabahçe de

 

Öğrenci Kolektifleri ve Genç Umut’un “68’in kırkıncı yılında tarihimize, geleceğimize, ülkemize ve üniversitemize sahip çıkıyoruz” sloganıyla düzenlediği Taksim-Dolmabahçe yürüyüşüne Türkiye’nin çeşitli illerinden yaklaşık 800 öğrenci katıldı. Oldukça coşkulu geçen eyleme DİSK, Eğitim-Sen ve Halkevleri yöneticileriyle sosyalist hareketin çınarlarından Mihri Belli de katıldı.

Saat 14.00’te Taksim AKM önünde toplanmaya başlayan öğrenciler yarım saat boyunca sloganlar atarak arkadaşlarını beklediler.

 



Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Fikri Sönmez, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Che’nin resimlerinin olduğu döviz, pankart ve flamalar taşıyan öğrenciler Gün Doğdu ve Dev-Genç marşlarını okudular.

Saat 14.30’da “Öğrenci Kolektifleri” ve “Tarihimize, geleceğimize, ülkemize ve üniversitemize sahip çıkıyoruz” pankartlarının ardında toplanan öğrenciler yolun bir şeridini trafiğe kapatarak Dolmabahçe yönünde yürüyüşe geçtiler. “İşbirlikçiler Defolun”, “Ayaklar Baş Olmasın Diye Asıldılar” ve “Biz Hala Aynı Yolun Yolcusuyuz” pankartlarının da açıldığı Kolektif kortejinin ardında Liseli Genç Umut da “68’lerin 40. Yılında Denizlerin Yolunda” ve “Akıntıya Karşı Yürüyoruz –Genç Umut” pankartlarıyla yer aldı.

 


“Emperyalistler İşbirlikçiler 6. Filo’yu Unutmayın”, “Mahir, Hüseyin, Ulaş Kurtuluşa Kadar Savaş”, “Yusuf, Hüseyin, Deniz Sürüyor Sürecek Mücadelemiz” ve “Parasız Eğitim Tek Yol Devrim” sloganlarıyla yürüyen öğrenciler İTÜ Gümüşsuyu kampusü önüne geldiğinde ise İTÜ’nün pencerelerinden “Denizlere Çıkar Yolumuz” yazılı bir pankart açıldı. Çevre binalardan kaldırımlara çıkarak korteji seyredenlerin de alkışlarla öğrencilere destek verdiği görüldü.

 



Yarım saatlik coşkulu yürüyüşün ardından Dolmabahçe Meydanı’na inen öğrenciler bir süre daha marşlar okuduktan sonra basın açıklamalarını okudular. Öğrenciler 68’in kırkıncı yılında emperyalizme, faşizme ve gericiliğe karşı mücadeleyi sürdürdüklerini vurgulayarak, Denizlerin, Mahirlerin bayrağını onurla taşıdıklarını söylediler.

 



İlerleyen yaşına rağmen öğrencilerin eylemine katılan ihtiyar delikanlı Mihri Belli de kısa bir konuşma yaptı. Belli, “Ne mutlu bize ki Mahirler, Denizler hala yaşatılıyor” dedi. Belli, konuşmasının ardından oturmayı reddederek slogan atan öğrencilerle birlikte uzun süre ayakta bekledi. Daha sonra DİSK Örgütlenme Sekreteri ve Nakliyat-İş Genel Başkanı Alirıza Küçükosmanoğlu da bir destek konuşması yaptı.

Öğrenciler konuşmaların ardından, eylemlerine sloganlar, marşlar ve horonlarla bir süre daha devam ettiler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Sendika.Org

Blogcu ile yapıldı